✦ ✧ ✦
10 Ekim 2026
Hayata karışmak için yürümeli miyiz?
Hareket etmekten hoşlanmadığım eski günlere kıyasla, şimdilerde hareket etmediğim günlerin benim için bir labirente dönüştüğünü fark ediyorum. Sanki dönüyorum, dönüyorum ve yine aynı yerde zihnimin içinde yürüyorum. Sanırım küçükken en çok sevdiğim yer zihnimdi. Çünkü yaşamınız; yaşınız ve çevreniz gereği biraz zihninizde kurduğunuz gelecek planlarıyla ve sihirle, ihtimallerle doludur. Büyüdükçe bu edindiğimiz yürüme özgürlüğü hayatı daha yaşanılır ve akışkan tutuyor. Bu sebeple sanırım büyümek ve birey olmakla ilgili en sevdiğim şey bu: çıkıp yürüyebilme özgürlüğü.
Yürümek hakkında çok fazla yazı yazılmıştır. Bunun hayatı yaşayabilmekle ilgili olduğunu hiç düşündünüz mü? Yürümek, insana nasıl bu kadar iyi gelebilir?
Fark ettiyseniz, dünyadaki en iyi hikayelerin çoğu yürüyen insanlardan çıkar, bir yere yürüyen, bir yerden yürüyen… Yürümenin Felsefesi kitabını duymuşsunuzdur. Sevgili yazarımız, yürümeyi bir uzaklaşma gibi değil de aslında algımızı yeniden şekillendiren bir eylem gibi yazar. Haklıdır da. Hayatın kendisi gerçekten, hayata katıldığınız da yeniden şekillenir.
Belki de her gün rutin olarak arabayla geçtiğiniz sokağı, bir de yürüyerek geçerseniz yol farklı hissettirecektir. Kulaklarınız farklı sesler duyacak, gözleriniz başka renkler tabelalar görecektir, sokağı sevme ve sevmeme nedenleriniz değişecektir. Gökyüzünün renkleri daha canlı olacaktır. Belki internette gördüğünüz ve bir türlü gidemediğiniz bir kitapçı, bir kafe daha ulaşılır olacaktır. Aslında yürümek, okuduğumuz izlediğimiz her şeyi hayatın içinde zihnimizde birleştirmek için bir alan açar bize.
Bir kitap daha var örnek vermek istediğim: Simyacı. Bu romanda, Santiago hazinesini bulmak için yollarda, çöllerde haftalarca yürür ve evrenin işaretlerini okumayı öğrenir. Yolun sonuna vardığında da aslında tüm olayın hazineden ziyade, yolda yürürken keşfettiği dünya ve geçirdiği zihinsel değişim olduğunu anlar. Yürümek; size zihninizi, dünyayı duymak ve kendiniz olmak için bir alan açar sanki.
İçim her sıkıştığında, kararlar vermem gerektiğinde, verdiğim kararların sorumluluklarını almam gerektiğinde, mutlu olduğumda, heyecanlı olduğumda yürümek; vücuduma ve beynime anlam veremediğim ama kabul etmekten memnuniyet duyduğum bir şey veriyor. Sanki o bir saat içinde beynimdeki nöronlar yeni bir kıvılcım üretiyor ve beynim tekrardan programlanıyor. Sanki yaşamayı unutmuşum da yürürken dünyayla tekrar aynı frekansa geri gelmişim gibi hissediyorum.
Ve belki de bu yüzden, hayatımdaki bazı tatlı anılarımın yürürken karşıma çıkmış olması tesadüf değildir.İçtiğim en güzel kahveyi, canım sıkkın diye yürürken içmek için almaya girdiğim rastgele bir yerden almıştım. Hala sık sık gitmeye çalışıyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımını iş çıkışı biraz yürüyeyim öyle dönerim diye yürüdüğüm sahil kenarında izledim. Hala gün batımını izlemeyi en sevdiğim yer. Kendim gibi hissetmediğim bir gün çıktığım bir yürüyüşte, yolda köpeğiyle yardımcı olduğum bir hanımefendi, aldığım en güzel iltifatlardan birini söylemişti. Hala o sokaktan geçer ve hatırlarım. Tek başıma yaşadığım ve dilini zar zor anlayabildiğim bir memlekette rastgele çıktığım bir yürüyüşte keşfettiğim küçük köprü ve köprünün yanındaki küçücük göldeki yalnız balık hala en sevdiğim yerlerden biridir. Oradayken yolumu uzatsam da hep oradan geçerdim, balığı görmek için. Açıkçası naçizane bu benim fikrim fakat bence hayatın içine karıştığınızda, hayat da sizin içinizde yeşeriyor ve dışardan sinyaller veriyor.
Akışkan bir hayat için, akışkan bir zihnimiz ve akışkan bir bedenimiz olmalı sanırım. Tabiki akan suda akıp gidin, kaybolun demiyorum. Hayatınızı bir hava dalgası gibi düşünürseniz, bazen kendinizi rüzgarın yönüne bırakmalısınız ki sizi düşünmediğiniz bir yere götürsün, gerektiğinde de biraz direnmeli ve başka yöne gitmeye çalışmalısınız. Siz de akışkan olmalı yolda garip ağaçlarla, iyiyle kötüyle karşılaşmalı; en çok da kendi sesinizi duymalı, onu dinlemeli hatta mümkünse bir yere not almalısınız.
Dünya bile kendi kendine dönüyorken bizim de onunla hareket etmemiz uygun olurdu sanırım, değil mi? Dünyanın içine karışarak, dünyanın size ulaşmasına izin vermelisiniz. Kısacası yürümelisiniz. Kendi hayatınızın başrolü olma ifadesi de buradan geliyor sanırım. İzlediğiniz ve okuduğunuz her hikayede başrol hep adım atan, yürüyen dinamik kişidir. Sadece seyirciler ve okuyucular oturur ve izler, statiktir. Umarım hayat yürüyebildiğiniz ve keyif aldığınız günlerle dolu olur. Yürüdüğünüz yollar, ışıklarla, güzelliklerle, temiz fikirlerle dolu olur.
Yürüyünüz.
Kendiniz için, yaşamak için…
Yürüyün.
Ayağınıza taş değmesin, sevgili güzel okuyucularım ve dünyada ne olursa olsun yürüyen, yürümeye çalışan herkes.
*En büyük teşekkürüm bu hikayede bana ilham olan canım tur rehberime, felsefe ve bilgi dolu zihninizi paylaştığınız için teşekkür ederim ve yürümeye devam ettiğiniz her yolun da çiçeklerle dolu olmasını dilerim.
← Blog
Yürümek hakkında çok fazla yazı yazılmıştır. Bunun hayatı yaşayabilmekle ilgili olduğunu hiç düşündünüz mü? Yürümek, insana nasıl bu kadar iyi gelebilir?
Fark ettiyseniz, dünyadaki en iyi hikayelerin çoğu yürüyen insanlardan çıkar, bir yere yürüyen, bir yerden yürüyen… Yürümenin Felsefesi kitabını duymuşsunuzdur. Sevgili yazarımız, yürümeyi bir uzaklaşma gibi değil de aslında algımızı yeniden şekillendiren bir eylem gibi yazar. Haklıdır da. Hayatın kendisi gerçekten, hayata katıldığınız da yeniden şekillenir.
Belki de her gün rutin olarak arabayla geçtiğiniz sokağı, bir de yürüyerek geçerseniz yol farklı hissettirecektir. Kulaklarınız farklı sesler duyacak, gözleriniz başka renkler tabelalar görecektir, sokağı sevme ve sevmeme nedenleriniz değişecektir. Gökyüzünün renkleri daha canlı olacaktır. Belki internette gördüğünüz ve bir türlü gidemediğiniz bir kitapçı, bir kafe daha ulaşılır olacaktır. Aslında yürümek, okuduğumuz izlediğimiz her şeyi hayatın içinde zihnimizde birleştirmek için bir alan açar bize.
Bir kitap daha var örnek vermek istediğim: Simyacı. Bu romanda, Santiago hazinesini bulmak için yollarda, çöllerde haftalarca yürür ve evrenin işaretlerini okumayı öğrenir. Yolun sonuna vardığında da aslında tüm olayın hazineden ziyade, yolda yürürken keşfettiği dünya ve geçirdiği zihinsel değişim olduğunu anlar. Yürümek; size zihninizi, dünyayı duymak ve kendiniz olmak için bir alan açar sanki.
İçim her sıkıştığında, kararlar vermem gerektiğinde, verdiğim kararların sorumluluklarını almam gerektiğinde, mutlu olduğumda, heyecanlı olduğumda yürümek; vücuduma ve beynime anlam veremediğim ama kabul etmekten memnuniyet duyduğum bir şey veriyor. Sanki o bir saat içinde beynimdeki nöronlar yeni bir kıvılcım üretiyor ve beynim tekrardan programlanıyor. Sanki yaşamayı unutmuşum da yürürken dünyayla tekrar aynı frekansa geri gelmişim gibi hissediyorum.
Ve belki de bu yüzden, hayatımdaki bazı tatlı anılarımın yürürken karşıma çıkmış olması tesadüf değildir.İçtiğim en güzel kahveyi, canım sıkkın diye yürürken içmek için almaya girdiğim rastgele bir yerden almıştım. Hala sık sık gitmeye çalışıyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel gün batımını iş çıkışı biraz yürüyeyim öyle dönerim diye yürüdüğüm sahil kenarında izledim. Hala gün batımını izlemeyi en sevdiğim yer. Kendim gibi hissetmediğim bir gün çıktığım bir yürüyüşte, yolda köpeğiyle yardımcı olduğum bir hanımefendi, aldığım en güzel iltifatlardan birini söylemişti. Hala o sokaktan geçer ve hatırlarım. Tek başıma yaşadığım ve dilini zar zor anlayabildiğim bir memlekette rastgele çıktığım bir yürüyüşte keşfettiğim küçük köprü ve köprünün yanındaki küçücük göldeki yalnız balık hala en sevdiğim yerlerden biridir. Oradayken yolumu uzatsam da hep oradan geçerdim, balığı görmek için. Açıkçası naçizane bu benim fikrim fakat bence hayatın içine karıştığınızda, hayat da sizin içinizde yeşeriyor ve dışardan sinyaller veriyor.
Akışkan bir hayat için, akışkan bir zihnimiz ve akışkan bir bedenimiz olmalı sanırım. Tabiki akan suda akıp gidin, kaybolun demiyorum. Hayatınızı bir hava dalgası gibi düşünürseniz, bazen kendinizi rüzgarın yönüne bırakmalısınız ki sizi düşünmediğiniz bir yere götürsün, gerektiğinde de biraz direnmeli ve başka yöne gitmeye çalışmalısınız. Siz de akışkan olmalı yolda garip ağaçlarla, iyiyle kötüyle karşılaşmalı; en çok da kendi sesinizi duymalı, onu dinlemeli hatta mümkünse bir yere not almalısınız.
Dünya bile kendi kendine dönüyorken bizim de onunla hareket etmemiz uygun olurdu sanırım, değil mi? Dünyanın içine karışarak, dünyanın size ulaşmasına izin vermelisiniz. Kısacası yürümelisiniz. Kendi hayatınızın başrolü olma ifadesi de buradan geliyor sanırım. İzlediğiniz ve okuduğunuz her hikayede başrol hep adım atan, yürüyen dinamik kişidir. Sadece seyirciler ve okuyucular oturur ve izler, statiktir. Umarım hayat yürüyebildiğiniz ve keyif aldığınız günlerle dolu olur. Yürüdüğünüz yollar, ışıklarla, güzelliklerle, temiz fikirlerle dolu olur.
Yürüyünüz.
Kendiniz için, yaşamak için…
Yürüyün.
Ayağınıza taş değmesin, sevgili güzel okuyucularım ve dünyada ne olursa olsun yürüyen, yürümeye çalışan herkes.
*En büyük teşekkürüm bu hikayede bana ilham olan canım tur rehberime, felsefe ve bilgi dolu zihninizi paylaştığınız için teşekkür ederim ve yürümeye devam ettiğiniz her yolun da çiçeklerle dolu olmasını dilerim.